<%@LANGUAGE="VBSCRIPT" CODEPAGE="CP_ACP"%> Untitled Document Eurpoa Kibris - Nisan 2007

TOPRAK ile SÖYLEŞİ

British Müzesinin, Kıbrıs koleksiyonuna almayı tartıştığı, ‘Ledra’nın Portresi’ çalışmasından bahsedebilirmisiniz?
Ledra’nın Portresi, coğrafi olarak Kıbrıs’ta, Kuzey ve Güney Lefkoşa diye ayrılan ara bölgede bulunan Ledra geçidinde ve izolasyonların yoğun olarak hissedildiği politik bir arka plan içinde ortaya çıktı. Ledra, Kıbrıs toprağı üzerine, yine Kıbrıs’a özgü çiğ amber toprak boyası ile yapılmış Kıbrıslı bir kadının portresidir. Bu portrenin üzerini ilk önce tülbentle, sonra da naylonla kapladım. Nefes alan kilin naylon üzerinde bıraktığı su kabarcıkları, Ledra’nın ölümle yaşam arasında bir yerde  olduğu izlenimini veriyordu. Zaman içinde, bir fanus içine yerleştirilen her canlı varlık gibi kaçınılmaz son onu da buldu; dışarısıyla ilişkisi kesilmiş olan topraktaki su ve nem buharlaşıp uçtu. Toprak kurudu, çatladı, Ledra’nın yüzü çöktü. Tülbent toprakla birlikte çürüyüp parçalandı. O güzelim Ledra’nın yüzü tanınmaz hale geldi.

Sizce niye British Müzesi bu eseri Kıbrıs koleksiyonuna dahil etmek istiyor?
Ledra’nın portresi, Kıbrıs’ın yakın tarihinin arkeolojik bir kalıntısına dönüştüğü için herhalde. Ya da uzun yıllar süren izolasyonlar dönemini simgeleyen bir eser olarak gördükleri  için. Belki de izolasyonların kaldırılmasındaki  rollerine sembolik olarak atıfta bulunmak için. İşin aslını bilemeyceğim. Bunu, Ledra’nın Portresi’ni, Kıbrıs arkeolojik eserler koleksiyonuna neden katmak istiyorsunuz? diye British Müzesine sormalıyız. British müzesinin bu güzel tavrı bu inceliği, Avrupanın diğer önemli müze ve galerilerine de bir örnek teşkil etmeli. Aslında onlara gidip sormalıyız, Ledra’nın Portresi’nden siz de istermisiniz? diye.

Avrupa Çağdaş Sanat Bienali Manifesta 6 sorunundan sonra, Sanat dünyasının, Kuzey Kıbrısa olan ilgisi arttı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Manifesta 6’nın planlandığı gibi hayata geçirilememesi üzücü olduğu kadar, Kıbrıs ve sanat dünyası için de büyük bir kayıp oldu. Ama sanat dünyasının biraz da bu nedenden dolayı Kuzey Kıbrısa büyük ilgi göstermesi, memnuniyetle karşılanacak, müthiş bir olay. Tek bir özel galerinin bile olmadığı Kuzey Kıbrıs’ta şimdi, bölgenin en büyük sanat merkezinin yapım çalışmaları yoğun bir şekilde sürdürülüyor. Eser satışlarında da büyük patlamalar oldu. ‘Çig Toprak’ projesi sırasında, sayın Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat tarafından şekillendirilen 200 gramlık toprak, hiç abartmıyorum, bir apartman dairesi değerine toplam 55,314.01 sterline satıldı. Mutluyum. Çünkü bu para, bu yıl mutlaka katılmam gereken çok önemli Venedik bienali bütçesini oluşturacak.

Niye bu yıl Venedik bienali önemli?
Eğer bu yıl ben de resmi program dışında, bağımsız olarak, 52. Venedik bienaline katılırsam, farklı coğrafyalardan toplam dört Kıbrıslı bu ‘sanat olimpiyatları’nda yer almış olacak. (Tabii, ‘Toprak’ kimliğini tek bir şahıs olarak sayarsak)  Bu tarihi bir olay. İlk kez, iki yıl önce, Kıbrıslı Türk modacı/sanatçı Hüseyin Çağlayan Venedik bienalinde Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil etmişti. Bu yıl Venedik bienalinde İngiltereyi Kıbrıslı Türk kökenli Tracy Emin temsil edecek. Güney Kıbrısı veya Kıbrıs Cumhuriyetini ‘Old earth, no more lies, I've seen you’ isimli sergi ile, Haris Epaminonda ile Mustafa Hulisi temsil edecek. 52. Venedik Bienali, Kıbrıs için çok özel bir sanat gündemi yaratıyor. Kıbrıslı Türkler için daha da özel. Dört Kıbrıslının üçünün Kıbrıslı Türk olması güzel bir duygu.

Manifesta 6’nın planlandığı gibi hayata geçirilmedi derken, bir başka şekliyle gerçekleştirildi mi demek istiyorsunuz?
Elbette Manifesta 6 gerçekleştirildi. Planlandığı gibi olmadı ama gerçekleşti. Yoksa ‘Toprak’ olarak benimle söyleşi yapamazdınız. Üstelik Kıbrıs sorununa yeni bir çözüm formülü bile bulundu. 2+2=˘ Eminim görmüşsünüzdür. Manifesta 6 okulunun tamamlandığı son gün, az çok tüm Kıbrıs gazteleri bu olayı kapak haber yapmışlardı.

‘Toprak’ nasıl doğdu?
İlk once Ül-man isminde beden olarak Kıbrıs’ta doğdum. 1977 yılında İstanbul’da başıma üç kurşun girdi ve yeniden doğdum. Bunun ardından İngiltere’de bilincimle Summer oldum. 1998 yılında tekrar Kıbrıs’ta doğmak istedim. Aşkın yoluna çıkmak için Summer’i Lefkoşa AKM salonunda öldürdüm. 2000 yılında kollektif bilincin ruhu olarak beşparmak dağlarında doğmak için, ama ölememişim. Son olarak Manifesta 6’nın kahve molasında kendimi öldürdüm. TOPRAK (Earh) olarak doğmak için. Ve DOĞDUM.

Bu ölümlerin, doğumların isimlerin anlamı ne?
Fiziksel olarak doğmadan ölemezsin. Tinsel olarak ise, ölmeden yeniden doğamazsın. Bu bağlamda, bu isimler aynı bütünün parçaları. Ül-man bedeni, Summer bilinci, Toprak ise ruhu simgeliyor.

Kuzey Kıbrıs meclisine ‘operasyon’ düzenlediğiniz doğru mu?
Kıbrıs gazetesi öyle yazmıştı. Meclisde, bir gurup milletvekilinin ve meclis çalışanının  bedenlerinden birer parça alıp toprak içerisine kattım. Sonra o toprağı, üzerinde ‘bu çok değerli toprak parçası size geçici olarak verilmiştir, geri istenebilir.’ yazan eseri ve mühürlü bir tapu belgesini onlara verdim. Herhalde pek yakında gidip, onlara tapulu ama geçici olarak verdiğim toprakları geri isteyeceğim. Bakalım ne olacak.

Haydarpaşa camisinde soyunup ayin yaptığınız doğru mu?
Doğru. Ama her şeyden önce, o mekan eskiden camiydi. Şimdi  bir sanat galerisi. Daha önce de orası St Katerine Katedrali idi. Dünyanın en gizemli mekanı orası. Meryem Ana  o mekanda nefesi ile beni ıslattı. Ve ‘Tanrının İşi’ adlı işimi, toprak, su, ateş ve nefes vererek gerçekleştirdim. Biraz da içimi açtığım gibi dışımı açtım. İşin doğrusu bu.

Manifesta 6 hedefli, Çiğ Toprak nasıl oluştu?
Projeye, Templos köyünde, terkedilmiş bir Türk evi işgal edilerek işe başlandı. Evin birinci katındaki, yer döşemeleri yıkık, misafir odası bölümüne bir havuz yapıldı. İş bitmek üzere iken, suyu olmayan havuza giriş engellendiğinden, evin arkasına tahta köprü kurmak gerekti. Sonra demirden bir başka köprü Lefkoşa’ya Lokmacı barikatına kuruldu. İki köprü arasında uyum sağlansın diye evin pencerelerinin rengi ile, lokmacı köprüsünün basamakları boyandı.

İçine su konmayan havuz  niye yapıldı?
Evet, tahta merdivenle ulaşılan havuza su doldurmadım. Çünkü havuz, ne balık yetiştirmek, ne de yüzmek için yapıldı. Tinsel, bir işlevi vardı havuzun. İçimi, ruhumu yıkamak için yapmıştım havuzu. Ve o havuzda bir melkle seviştim. İnsanın ruhunu yıkaması için suya gerek yok. Aşka gerek var.

Ama bedenimi yıkamak için çok daha zor bir serüvene çıkmam gerekti. Kıbrıs’tan yanıma aldığım 200 gr toprakla, uzun bir yolculuk yaptım. İlk durak İstanbul oldu. Sonra Londra. Ardından İbizza adası. Yelkenli tekne ile, Kıbrıs’tan yanıma aldığım  toprakla, Akdeniz’den Cebelitarık boğazını gecerek İngitere’ye vardım. Brighton şehrinin çakıllı sahilinde Kıbrıs toprağını sabun gibi vücudumda eriterek bedenimi yıkadım. Kirimi okyanusa akıttım.

Ruhunuzu yıkadınız. Bedeninizi yıkadınız. Bilincinizi yıkadınız mı?
Tabi ki yıkadım. Galiba bu en trajik olandı. Adına da ‘katarsiz’ dedim. İlk önce avucumun içine tükürdüm. Tükürüğüme toprak karıştırıp yüzüme sürdüm. Sonra gelişigüzel sözcükleri etrafa saçarak bilincimi yıkamaya çalıştım. Kustum. Eminim ‘bu deli de kim?’ demişlerdir. Böylece 100 günlük Manifesta 6 Okulu’nda Toprak olarak yeniden doğmak amacı ile, sanat dünyasının gözleri önünde, Arab Ahmet Kültür merkezi salonunda, kendimi öldürmeyi başardım.

Gerçekle kurgunun, yaşamla sanatın ayrıldığı çizgi çok incedir. Sanırım benim sorunum da bu. Ne yazık ki, çoğu zaman gerçekle kurguyu, sanatla yaşamı birbirinden ayıramıyorum. İşim zor. Artık yaptıklarım sanat mı, değil mi, onun ayırımını da yapamıyorum. Siz o ayırımı yapabiliyormusunuz?