Sanati en büyük tutkusu olarak tanimliyor Sümer Erek, yasamini sanatla ürettigini anlatirken yücelttigi en büyük deger olarak da insanligi gösteriyor. Yaklasik otuz yildir insani degerleri odaginda resim, heykel, fotograf, projeler ve performanslar üretiyor. Ülmen Aygin adiyla Kibris'ta Limasol'da dogan sanatçi, simdi Londra'da Sümer Erek adiyla yasiyor. Dogumla simdi arasindaki sürede ise uzun bir hikaye var. Kesiflerle dolu, yer yer karanlik, çikmazlar içinde, yeni buluslarla, hep yeni sorular ve yeni cevaplarla kurulmus bir uzun hikâye! Bir basari hikayesi diyemeyiz ona, sadece basardiklariyla degil, zaman zaman yanildiklariyla da kendini büyüten, bunlari samimiyetle gösterebilecek kadar da büyüyen TOPRAK, sayfalarimiza konuk oldu.
Çogu kisiye ilginç gelecek bir yasam öykünüz oldugunu biliyoruz, bize kisaca öykünüzden bahsedebilir misiniz?
2007 yilinda tam 30 yil olacak. 30 yillik bir serüven. 1977 yilinda dogmadim ama bir bakima o yil yeniden dogdum. Bir sifir noktasi oldu o yil. Bir milat oldu, 1977 yili. Yasam, sanat ve bilim açisindan 17 yasindaki Ülmen için o yil, degisimlerin, bitislerin ve baslangiçlarin yili oldu. O yilla birlikte dünya 'önce' ve 'sonra' diye ayrildi.
Çocuklugum sehrin içinde küçük bir çiftlikte geçti. Doganin içinden, kent köselerine uzanarak gelisti çocukluk yillarim. Ellerimi ayaklarimi bedenimi topraktan koparmadan, bilincimi bir liman sehri olan Limasol'da sekillendirerek, yüregim, ellerim ve kafam arasinda çarparak büyüdüm. Ruhumu büyüttüm.
Ilkokulda belli derslerden muaf tutulup liseye resim yapmaya giderdim. Bazen de ilkokuldaki diger siniflarin tabiat bilgisi dersinde böcekler üzerinde kalp ameliyati yapmak için çagrilirdim.
Lisede babamin öküzlerinin diskisindan enerji üretme projesi gerçeklestirildi. Bu fikir; biyoloji ögretmeni rahmetli Serife Hanim yardimlari ile o yil Türkiye Bilimsel Teknik Arastirma Kurumu TÜBITAK'in bilimsel proje yarismasina katildi. Biyoloji dalindaki arastirma ödülü ilk kez Kibris'in oldu; 'Gübreden Tabii Gaz Elde Edilmesi' projesi ile birincilik kazanildi.
Ayni yil Girne Belediyesi'nin salonunda ilk kisisel resim ve heykel sergisi açildi. En basta sanat tutkusunun, sanata olan yönelisin, yasamla baglanacak bir tercihin, bir kararin göstergesi oldu o sergi. O sergi ile sanat egitimi tercihi yapildi. Ama bu tercih diger ilgi alanlarinin terk edilisi anlamina gelmedi. Sanatin tercih edilmesi ile yasamdaki tüm diger ilgi alanlariyla bir bütünsellesme hedeflendi. -Tercih içgüdüsel olarak yapilmis olsa bile. - Böylelikle hayatin bütünselligini sanatla ifade etme tercihinin/sezisinin ilk toplumsal sunumu oldu o ilk kisisel sergi, veya yasamin parçalanmisligini sanatla birlestirme yönünde atilan ilk adimin somut ifadesini olusturdu bu birinci çok disiplinli sunum.
Diyebilirim ki yasamimin en önemli itici motoru olan sanat 30 yil önce o ilk sergide bilinçle ateslendi. O motor, ayni tutkulu güçle beni bazen itti, bazen çekti, hatta uçurttu, batirdigi da oldu. Bilim ve sanat her zaman en büyük tutkum oldu. Öte yandan 'insan' onlardan da önce geliyordu. Dogrulugumda ve yanlisligimda sanat kaygisi degil insanlik oldu. Insanlik; yüceltmeye çalistigim en büyük deger
Varligi Ve Yoklugu Anlamak
1977! Hayatimdaki bilim, sanat ve daha bir dizi olay o seneyi çok önemli bir yil yapti. Beni ben yapti. Her sey o yili, 'hayatimin sifir noktasi' bir bakima 'yasam noktasi', dedirtecek kadar önemli kildi. Oysa hiçbir sey, yasamin o en temel, en öz ve en yorumsuz gerçekligi kadar belirleyici degildi. Önemli olamadi. Belki olamazdi da. Ne yaparsan yap fark etmez. O hep orda. Gerisi hikâye, yaptiklarin yapacaklarin boyama. Sanat! Bir bakima o da hikâye. Yapilanlar bir baskasinin bedenine yapilan makyaj gibi. O herkesin yolu-nun görünemez-i, yasanamaz-i. Çünkü o yasamin ta kendisi. Çünkü yasamin anlamsizligindaki tek anlam. O olmazsa yasam olmaz-in ta kendisi. Yasamin tek ve en temel hedefi. Ondan hep korksak ve kaçsak bile gittigimiz en sasmaz yol. Adi: ÖLÜM.
Bir süreç olmadigindan ölümün kendisi yasanilmaz. Oysa yasam ölümün bir sürecidir. Yasamin sürecinde ölümü deneyimlemek, varligi ve yoklugu anlamakla, varlikta yoklugu, yoklukta varligi kavramakla özdestir.
Ilerleyen yaslarda, toprakta bir nem olmanin varligini ve anlamini, evrende bir okyanus olmanin anlamsizligini anlayabilmenin kilididir, yasami degil, ölümü anlamak. Varligim bir mucize. Üç noktali büyüler yumagi.
Kursun bir: Agizdan girdi. Üst damagi deldi. Disari çikamadi. Içerde elmacik kemigine saplandi. Orda sikisip kaldi. Kursun beden. Kursun iki: Sol kulak alti hizasindan boyunu delmeden, yakarak, karanligin boslugunda yok oldu. Yakan söz. Kursun üç: Sol yanagin dudak hizasindan girdi. Sol alt çeneyi kirdi. Yön degistirdi/yönünü sasirdi. Mermi yok. Vücuttan çikisinin izi yok. Iz birakmadan çikilacak tek yer kulak deligi. Kulakta hasar izi yok. Hasar vermeden çikmis. Herhalde? Oradan çikmamissa nerden çikip hangi cehenneme gitti? Tanimsiz ruh. Kayip bir mermiyi sorgulamanin ne anlami var ki simdi.
Bir yönüyle sanat, daha önce baskalarinin göremediklerini, duyamadiklarini, hissedemediklerini yakalayip, yaratmak; sorgulayarak, hissederek, hatta egiterek, eglenerek paylasabilmektir. Sanat paylasilir oysa öz yasam paylasilamaz. Herkes kendi yasamini kendi bedeninde yasar, esiyle birlesse bile. Biri ötekinin yasamiyla ilgiliyse, duyarliysa onu anlamaya ve kavramaya çalisir, ancak kendi düzeyinde ve/ya 'düzeyinde' kavrar ve tanir. Burada ötekini tanimak da kendisini tanimak/ kavramaktir. Sanatçi da bazen yasayarak bazen de yasamis gibi yaratarak paylasir kendini digerleriyle. Bazen en iyi yapabildigi is oldugundan onu meslek olarak seçer. Bazen de yasayabilmek için sanat yapar, meslegi oldugundan degil.
Bütün bunlar Sümer Erek'in hayatini büyük ölçüde degistirmis olmali, tabii sanatini da.. Bu süreçten bahsedebilir miyiz? Yasaminiz ve sanatiniz yasadiklarinizdan nasil etkilendi?
Sanat bir can yelegidir. Benim yasamimda bir can yelegi oldu. Yasam, sanatin dili ile algilanarak, sorgulanarak, soyutlanarak, dönüstürülerek üretildi. Bir var olus gerçeklestirildi. Sanat meslek gibi degil, yasami üretmenin yolu oldu. Yasamla sanatin bütünselligindeki bu noktaya böyle gelindi.
Sümer Erek'in yasami, Ülmen'in sanatidir. Bir meslek seçimi degil, sanati yasam, yasami sanatin ta kendisi gibi görmektir.
Hayatimi çok derinlemesine degistiren, yasamimin sanatimda vücut bulan gerçeklerini ve bu sürecini ancak sembollerle anlatmak mümkün aslinda. Belki çok uç noktada bir soyutlama ama çok düzlemli karmasik seyleri öz olarak anlatabilmenin en pratik yolu semboller degil mi? Sembollerin dili sanirim çok boyutlu olgulari kavrayabilmenin, yasamin basit/karmasik düzlemlerini paylasabilmenin yolu. Sembollerin, imgelerin, renklerin, kisaca sanatin dilini kullanarak, soyutlayarak yasami anlatmak, sigliga düsmeden, sade ve öz olarak konusabilmenin üslubu... Simdiki can yelegim de semboller.
Yasam ve sanat iliskisini sanatin çok katmanli dilinden yararlanarak bir performansla yanitlayayim:
1-Lastik bir saç bandini aliniz. Rengi önemli degil. Elastiki olusu önemli.
2-Lastik bandi, iki elinizin isaret ve orta uzun parmagi ile disardan vücudunuzu isaret edecek sekilde tutunuz ve geriniz. Lastik bandi ne kadar gerdiginiz önemli degil. Önemli olan gerilimde hareketin süregenligi saglamaniz.
3- Iki elin iki parmaklari arasindaki gergin, hareket halindeki çemberimsi lastik bandi, sol parmaklari vücuda dogru içe yönelik tutarak, sag parmaklari bedene karsi disa dogru döndürerek, lastik bantla bir sonsuzluk isareti yapiniz. Sol parmaklar içe, sag parmaklar disa bakiyor olmali. Tam tersi de olabilir. Önemli olan ellerden biri içi, digeri disi görürken, iki çembere dönüsen bandin sürekli devinim halinde olmasi.
4-Iki elin, ikiser parmagi arasinda, sürekli hareket halinde olan, sonsuzluk sembolü gibi sekillenen lastik bant ile biri büyüdükçe digeri küçülen, biri küçüldükçe de digeri büyüyen iki çemberimsi olusum gerçeklesir. Bu süregen degisimler sürecinde iki çemberin esit oldugu bir an hep olusum gösterir. Önemli olan iste o an'dir; iki çemberin devinimindeki esitligin kesisim noktasi.
Esitligin kesisim noktasi. Nedir bu nokta? Yasamin, yaradilisin, üretimin, var olusun, insanin, doganin, askin, sanatin, inancin noktasidir. O nokta! O nokta her seydir. Dogumla ölümün kesisim noktasi. Insan gibi yasama noktasidir, o nokta insan olma noktasidir. Yarati noktasidir.
Çemberler? Sürekli, durmamacasina, biri büyüdükçe digeri küçülen, biri küçüldükçe digeri büyüyen çemberler! Her seyin ayrilmis bütünselligidir bu devinimsel halkalar. Zitlarin birligidir; erkekle disinin birlikteligi, kafa ve kol, bedenle ruhtur. Dogumdaki ölümün, ölümdeki dogumun varlik ve yokluk bütünselligidir.
Bundan yaklasik yedi yil önce oglumun dogumuna taniklik etmistim. Onun o dogum anini -bilinci henüz olusmadigindan- hatirlayamayacagini daha sonralari düsünmüstüm. Hiçbirimiz dogumumuzu hatirlamayiz, ya ölümümüzü? Ölümü yasayabilmek ve/ya ölümden dönmek mümkünmüs!
Kaçirilip vurulma olayindaki ölüm deneyiminin, yasamimi nasil dogrudan etkiledigini, kendi basina pek sorgulamadim. Ürettiklerim hep sorguladi ama... Sanatim yasamimdaki bu önemli olayin bilinçsiz sorgulamasinin bilincini olusturdu.
?... Dogacak güne yanasiyordu karanlik. Yabancisi olmadigim ama hiç bu kadar yakindan duymadigim kursun sesleri ile dünyam yarilarak kara-siz karanliga düstü, Muharrem'in bir selvi gibi devrilisinde. ...?
Bütünüyle Bir Seçim Meselesi
Günün birinde, seçtigin yasam, senin akisina, yapilanisina karsit, yarmissa zemini, önüne koydugu gündemle sifirlanmissa her seyini: Dogdum dersin ya da öldüm. Ikisi de ayni yolculuktadir aslinda. Baslangiçta olabilirsin ya da sonda. Kendini sonda da görebilirsin ya da basta...
Dogmadan ölünmez. Öte yandan ölmeden de dogulmaz aslinda! Böylesi bir ölüm aninin, acisiz anlamini kavramissan çocuksu yasinda, artik hiçbir seyin ayni olmayacagini da ögrenmissin demektir. Hele tanimsiz karanliktaki, bedensel acinin duyarsizligindan sonra, renksiz isiktaki duyularin anlatilamaz acisini hissedebiliyorsan. Bunu aklinin kavrayisiyla, mantiginla kendine -bile- anlatamiyorsan, renkli isikta kalmak için yepyeni bir dil kesfetmek disinda yolun yoktur, kara karanligi seçmeyeceksen eger.
O yolu buldugunda, sanat benim yolumdur desen bile, esas isin orda basladigini kavrayabilmek bir bakima yolculuktaki varliginin göstergesidir.
O yola girdiginde, ya bir sis perdesi içinde oldugunu kesfedersin ya da yüz binlerce kavsagin basinda beklerken yürüdügünü sanirsin. Bu yolu niye yürüyorum diye sorguluyor da olabilirsin. Kesin olan; yola degil hedefe bakarsin. Yasamin yolculugunda sanat bir hedeftir. Sanatin yolculugunda ise yasam bir hedef
Uzunca süredir Ingiltere'de yasiyorsunuz ve üretiyorsunuz. Neler yasadiniz, neler yaptiniz oralarda?
Istanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki egitimimi yarim birakmak zorunda kaldigimdan sanat egitimi almak önemli bir hedef olmustu. Bu hedefi gerçeklestirme çabalarinin sonucuydu açilan Ingiltere sayfasi. Yurtdisinda egitim almanin mümkün oldugunu bana Yilmaz Hakeri gösterdi. Italya'daki Perugia Akademisi'ne kaydimi gerçeklestirdi ama o günlerin kosullari Italya'dan önce, Ingiltere'ye gitmemi zorunlu kiliyordu. Böylece Ingiltere hikâyesi basladi.
Ingiltere'de yasam baslangiçta daha da zor ve çetindi. Ingilizce egitimi aldigim o ilk dönemlerde Italya'ya gidip egitim almanin çok olanakli olmadigina karar verdim. Kingsway College'de Ingilizce ögrenirken, Ingiltere'deki sanat okulum için hazirliklar yapiyordum. 1979'da Paris'teki Rodin Müzesinde yaptigim arastirmalar ve Rodin'in sanat anlayisindan esinlenerek yaptigim çalismalar, seçtigim okula rahatça girebilmemi sagladi.
Resimden Heykele, Heykelden Resme
1980 yilinda baslanilan St Martin's School of Art, 1983'te okul birinciligi ile tamamlandi. Okula basladigim yilla birlikte, bagli bulundugum heykel bölümünde, yapisal ve sanatsal degisimleri öngören bir uygulama söz konusuydu. Hedeflenen, o dönemler etkin olan, soyut heykel sanatina karsit yeni bir sanat anlayisi yaratmakti. Soyut heykel ile birlikte, güncel heykel sanatinda, resim sanatinin kaynaklik yapmis olusu elestiriliyor, heykel sanatindaki yeni çikisin Rodin gibi heykeltiraslardan çikisla gelistirilebilecegi savunuluyordu. Soyut heykel sanati degil, figürden çikisla yapilacak soyutlamalar öngörülüyordu. Avantajli bir konumdaydim. Rodin'in islerini, atölye kalintilarini Paris'te kendi yerinde görmem, tanimam ve arastirmis olmam beni sadece diger ögrenciler için degil, hocalarimin nazarinda da özel bir konuma koymustu.
1981 yilinda Sili'li heykel hocamla birlikte uluslararasi heykel sempozyumuna katilmak bana heykel alaninda daha da büyük deneyimler katti. Eski Yugoslavya'daki -bugün Hirvatistan- tas ocaklarinda gerçeklestirilen bu uluslararasi heykel sempozyumuna 1983 yilinda yeniden katilma sansim oldu. Mermer yontu sanatindaki deneyimlerim daha da artti.
Sanat egitimi aldigim okul içerisinde, politik guruplasmalar gibi, sanat anlayisi farkliliklarindan kaynaklanan ayriliklar olusmustu. Okuldaki ayrisimlar, ögrenci ögretmen arasinda degil, ögrencilerle ögretmenlerin birlikte, digerlerine karsi, hatta baska okullara da yayilan uzantilarin guruplasmalari sekline dönüsmüstü. Bu durum Ingiltere'deki sanat okullarina özgü olmayan bir özelligi olusturmustu. Politika tartisir gibi, aktif sanat ve sanat egitimi tartisilir olmustu. Bu olusum apolitik bir Ingiliz sanat ögrencisi ve kurumlari için sok bir durumdu. Sanatta ve okuldaki sanat egitiminde yenilik yapmayi hedefleyen hocalarimizin sanat disindaki konulardaki yetersizligi isi daha da karmasiklastirdi. Toplumsal olgulardan uzak, sanatin özü bile sorgulanmadan, salt sanatin biçimsel sorgulamasi ile yeni bir sanat olusumu yaratma, tüm çabalara ragmen gerçeklesemedi. Öte yandan bu sürecin içinde bulunmam aslinda aldigim sanat egitiminden daha da önemli oldu.
1983 -1985 yillari arasinda okuldaki grupla birlikte Ülmen Aygin imzasi ile bir dizi heykel sergisine katildim. Grubun son zirve sergisi 1985'te Tate Galerisi'nde yapildi. Gerçi hala yüksek lisans egitimi görmekte oldugumdan diger ögrenciler gibi benim de islerim orada sergilenemedi. Sonra grup da dagildi zaten. Isler degisti. O üsluptaki heykel anlayisi bende de sürmedi, öte yandan heykelin etkisi 80'li yillarin sonuna kadar S.Erek imzali politik resim çalismalarinda devam etti.
Biçim agirlikli bir sanat egitiminden çikisla, resim sanatinin etkisinden uzak bir heykel sanati yaratma arayisi ile sekillenen bir tavir, daha sonra heykel sanatindaki biçimsel anlayistan etkilenen özün agirlikta oldugu bir resim üslubuna dönüstü.
Heykelde Hacim Bulan Biçim, Resimde Renk ve Sekil Olan Öz
Üniversitede heykel egitimini sürdürürken, okul disinda da resim fotograf ve grafik çalismalarina devam ediyordum. Heykel çalismalarinda biçimin önemsendigi arayislarla isler üretilirken, resim ve diger çalismalarimda içerik agirlikli, sosyo-politik egilimler öne çikiyordu. Sanat egitiminde ve sanat dünyasinda, sanatin her bir disiplini o yillarda kesin çizgilerle birbirinden ayrilma egilimi gösteriyordu. O günlerin hakim anlayisina göre ressam ressamdi, ressamligini bilmeliydi. Heykeltiras heykeltirasligini bilmeliydi.
Londra'daki ögrencilik yillarimda, tüm sanat dünyasinin, nasil çalistigini bilmedigim, o saf ve iyi niyetli dönemimde Londra'da resim sergisi açacak bir galeriye bakiyordum. Galericiye resim çalismalarinin yani sira heykel ile de ugrastigimi söyledigimde bana iki ati ayni anda nasil kullandigimi sormustu, ayri ayri demistim. Bunun mümkün olmadigini söylemisti. 80'li yillarin yaygin anlayisiydi bu. 90'larda kavramsal sanatin Ingiltere ve dünyada etkin olmaya baslamasi ile birlikte sanatin farkli disiplinleri iç içe girmeye basladi. Birçok ati ayni anda kosturtmak kabul görünür oldu. Böylelikle farkli sanat alanlari ile ugrasiyor olmam yanlis görülmemeye baslandi.
Avrupa'daki ilk resim sergimi S.Erek imzasi ile 1982 yilinda Viyana'da açmistim. Büyük bir festival organizasyonunun bir parçasi olarak Avusturyali sosyalistlerin islettigi bir galeri tarafindan politik içerikli resim çalismalarimi sergilemek için davet edilmistim. Bu sergiden sonra Avrupa'nin diger ülkelerinde de resim çalismalarimi sergileme olanaklarim oldu. Bu sergiler, 1982 yilinda Yasadikça isimli, üç dilde (Türkçe, Ingilizce ve Almanca) yayinlanan kitabin da sergilerle bir Avrupa turu niteligindeydi. Avrupa'daki bu sanat etkinliklerim 1988 yilina kadar sürdü.
1988 yilinda Londra'da sergilenen 'Gölgeye Dönüsen Anitlar' resim dizisi ile hem özel hem de genel bir dönemin sonu isleniyordu. Bir yaniyla bir yil sonra 1989'da yikilan Berlin duvari ile dagilmaya baslayacak 'Sovyet Sistemi' ve ideallerine, yikim ve çözülmeden önce bir gönderme yapiliyordu.
Insandan Evrendeki Dogaya Yönelis
Resim agirlikli çalismalarim 1996 yilinda Londra'da açilan kisisel resim sergisine kadar sürdü. O güne kadar ürettigim resim çalismalarim, insandan baslayip evrendeki dogaya açilan, sonra da insanla doganin birlikteliginde bir senteze varan bir serüven izledi.
Bu dönem birçok sergi ve resim dizisinden olustu. Bu serüven aslinda çok ayrintili, bütün bu ayrintilari bir baska zaman anlatmak isterim. Simdilik 1987 -1996 döneminin en tipik resim dizileri ile projelerini siralayabilirim: Adim Adim, Günün Yüzü, Demir Sert, Bozulan Sessizlik, Portreler, Görsel Anilar, Yerlerden Göklere,Akdeniz Günleri, Erotizmin Boyutlari, Yanan Deniz, Görsel Yolculuklar, Daglar, Varolusun Sanalligi.
Dengeli Bir Varolus Tercihi
Bir anda birçok seyle ilgilenebilmek, birçok düzlemde birlikte veya ayri ayri, ayni anda düsünüp ugrasabilmek, günümüz yasantisinin bir gerekliligi gibi görünse de ayni zamanda ters ve aykiri...
Çok düzlemlilik, mesleki yapida uzmanlasmaya, o alanin en iyisi olmaya karsi olmak veya olamamak anlamina da gelebilir. Her alanda rekabetin üst safhada oldugu iliskiler aginda hayati yokusa sürebilir.
Insani dengesiz sivrilmeye iten, tüm yapilanmalara, anlayis ve isleyislere karsin, küçük dengeli bir insani küresel varolusu tercih etmisimdir. Her zaman bilinçli olmasa da, bazen kendime kizsam da, yüregim ve bedenim çok düzlemli bir bütünselligin yasam biçimini dogru buldu. Bugünümüzün en belirleyici etkin anlayisi olan en, en, en, en, itkisine kapilmadim. Bugünün en dünyasinda bir baska en olmadim. Hep sivrilmenin hedeflendigi bir dünyada, sürekli sivriliklerin törpülenmeye çalisildigi bir yasam ve sanat pratigi seçimim oldu.
Politik Durus!
Ingiltere'ye ilk geldigim yillarda sanat egitimi görmenin, sanatin birçok farkli alani ile ilgilenmenin, okul parasini biriktirmenin, zor kosullarda yasam parasini kazanmanin disinda, yasamin politik alanlari ile de ilgilenmeye, ugrasmaya zamanim oldu. Bence insanca yasamanin gereklerinden biriydi birtakim kabuller gibi bazi retlerde bulunmak. Bu da ister istemez politik bir durus getiriyordu.
Ilkokuldan liseye resim atölyelerine katilmaya giderken ögrendigim tek sey güzel resimcikler yapmak olmadi. Ögretmenler disinda, o dönem agabeylerimden, ablalarimdan, yasama, insana dair seyleri de ögreniyordum. O dönem 19 Mayis Lisesi'nin de harikalar yetistirdigi dönem oldu. Egitimin, sanatin, edebiyatin, tiyatronun, politikanin ve yasamin iç içe oldugu bir dönemdi. Belki de çocuksu gözlerimle bana öyle görünüyordu. O yasta, ilkokul okulumdu, lise de sokagim olmustu.
Zorunlu tercihler/ bilinçli seçimler
Londra'ya geldigimde para kazanmak için çalismaya basladigim yer Regent Street'te bir Türk restoraninin mutfak bölümüydü. Kendimi çok asagilanmis hissetmistim. Ilk kez is kosullarinda böylesi onursuzca bir tavir ile karsi karsiya kaliyordum, Londra'nin en lüks semtinde, 'bizden' birinin bir yerinde. Birinci haftanin sonunda parami bile tam almadan ayrilmistim.
Oysa ürettigim degerden para kazanmaya basladigimda henüz ilkokula gidiyordum. Aslinda para iliskisi öncesi, takas usulü alis veristi. Çizdigim resimlerin karsiliginda veya yaptigim oyuncaksi objelerin karsiliginda, kendi ihtiyacim olan baska seylerin degis-tokus ediyordum. Ekonomik bagimsizligimi taa o yaslarda kurmam, beni asi ve özgür kilmisti. Özgür, anlayisli ve disiplinli bir aile yapisinda büyümemle birlesen ekonomik bagimsizlik beni çok çabuk büyütmüstü.
O çocuksu yasinin içgüdüleri ile yeniden kesfedilen insani paylasim veya degis tokus yöntemini bir bakima simdi bu yasimda hala uygulamaya çalisiyorum. Bu sefer inadina, paranin diktasina isyan edercesine, bazen baskaldirarak, bazen de seçeneksizlikten, para iliskisinin girmedigi alisverisler yapmaya çalisiyorum.
Meslekleri hep para kazanmakla, ticaretle, alisverisle, pazar iliskisi ile hep özdeslestirmisim. Bu yüzden de sanatimi, gücüm yettigi oranda, bu iliskilerin disinda tutmaya çalisiyorum.
90'larin ikinci yarisiyla birlikte farkli disiplinlerden de faydalandiginiz çalismalariniz oldu, onlardan kisaca söz eder misiniz?
1996 yilinda, o dönemin son kisisel resim sergisinden sonra, çok disiplinli bir döneme geçildi. Enstalâsyon çalismalari ile kavramsal anlatim, birçok esere damgasini vurmaya basladi.
O dönemin belli basli islerin basinda Çatisma ve Adali projeleri geliyordu. Adali projesindeki iki mekân düzenlemesi 1996 yilinda Magusa Kültür ve Sanat Festivali kapsaminda sergilenmisti.
1999 yilinda o güne kadar hiç deneyimin olmadigi ve çalismanin yapmadigi bir alanda yeni bir is üretildi. Perde isimli bir eser sergilendi. Tiyatral bir sunumdu. Kavramsal bir anlatim ve çok düzlemli bu sunumla, çatisma/ayrilik olgusundaki kimliklerin yaratilmasi kavrami islendi. Ayni yil ayni üsluptaki Iz projesi ile edinilmis kimliklerin sorgulanmasi yapildi. Bu çalismalari 2000 yilinda Dipnotlar projesi izledi.
Tüm bu kavramsal çalismalarla yepyeni bir alana girilmisti. Plastik sanatlarin da disina çikilarak, tüm sanat dallarinin bütünselliginde islerin üretilmesine baslanmisti. Müzigin, tiyatronun, dansin, filimin, heykelin ve katilimcilarin bütünselliginde yeni isler gündeme getirilmisti.
2001 yilinda Basasagi Ev çalismasi ile birlikte, yepyeni bir alana daha adim atilmis olundu. Mimari bir çalisma ile farkli disiplinlerin birlikteliginde, bagimsiz bir mekânla, kamu alaninda, sanat ve izleyici/katilimci arasinda, insani bir bütünsellik olusturuldu.
Çok disiplinli Basasagi Ev çalismasini bir dizi çalisma daha takip etti.Mangal, Küvet - The Bath, Dikis - Stitch, Yarilma - Split, Evcimen Düsler - Domestic Dreams, Diriltme - Resasitation, Kül Tohumlari - Ash Seeds, Ten Çizgileri-Flesh Line.
Tüm bu çalismalar üretildi ve sergilendi. Hiç biri son ya da durak olmadi, hemen bir baska ise geçildi, yeni projeler, baska fikirler üretildi. Inaniyorum ki; bir gün, bütün bu çalismalar hak ettikleri zaman ve mekânlarda, hak ettikleri insanlarla bulusup, yeniden yasayacak ve sorgulanacaklar.
Son dönemlerde Kibris'a daha çok gelir gider oldunuz. Bir anda beliren bu ilginin sebebi ne? Çekici olan bir seyler mi var Kibris'ta, yoksa bu bir iç hesaplasmanin sonucu mu?
Dogru, son dönemlerde Kibris'a daha çok gelir gider oldum. Aslinda eskiden de hep gelir giderdim. Askerligimi yaptiktan sonra, ayrilabilme özgürlügünü kazandiktan sonra adada istedigim kadar kalabilirdim. Geçen yil da hep kalmaya ya da daha çok kalmaya gelmistim. Daha çok gelip gitmeye degil aslinda. Bir zorunluluk inancindan dolayi, bir ihtiyaç hissi nedeniyle ülkeme dönmüstüm. Veya dönmeyi planlamistim. Dönüs ve/ya gelir gider olmak, bir anda beliren bir ilginin nedeni ile de olmadi. Ne de birdenbire Kibris'ta beni cezbeden bir çekicilik yaratan seyler olusmaya basladi. Hele hele planli bir iç hesaplasma nedeni veya sonucu ile adaya dönme hiç olmadi.
Kibris'la Ilgili Aslinda Ne Oldu?
Adadan ayrilmak zorunda kaldiktan sonra, veya sanat egitimi yapmak için adayi terk etmek disinda baska tercihim olmadigindan Londra'ya yerlesmistim. 1983 yilinda rahmetlik anemi son kez görmek için yaptigim kisa ziyaretten sonra adaya yeniden dönmem 1991'de mümkün olabildi. Ögrenciyken tatillerde okuyabilmek için para kazanmam gerekiyordu. Ögrencilik bittikten sonra askerlik konusu sorun olusturuyordu. Büyük özlemler çektigim yillardi. O dönemlerde Kibris'i ancak içimde yasatabildim, özlemlerimi islerime aktararak
1989 yilinda adaya büyük masraflarla sergi göndermistim; 'Bozulan Sessizlik'. Cevdet arkadasin organizasyonuydu, sonra bütün çalismalari Izmir'de sergilemistik.
1990 yilinda adaya girsem bile çikma sorunu vardi. Bu kez sergiyi Isabel Londra'dan Kibris'a tasidi. 'Erotizmin Boyutlari' sergisiydi, I. Uluslararasi - Erotik Sanat sergisinden önce açilan Kibris'ta belki ilk erotik resim sergisiydi.
Bir yil sonra, nihayet 1991'de sergi ile birlikte ben de adada olabildim. Seçme eserlerden olusan bir sergiydi ama ondan öte aslinda adaya bir sanat projesi ile gelmistim. Uluslararasi Sanat Vakfi InAF, kurucusu ve yöneticisi olarak. Çagdas Kibris Türk Sanatinda açilimlari hedefleyen bir proje gündeme getirilmisti. Iç ve dis iliskili, genis kapsamli bir sanat çalismasini gündeme getirmeye çalisiyordum.
1991 yilinda, plastik sanatlarla alaninda ugras veren, az çok tüm sanatçi arkadaslara, bakan ve devlet yetkililerine sunulan ve tartisilan projenin, sorgulama, üretim, açilim ana fikrindeki temel noktalar söyleydi.
1-Disari açilmaliyiz.
2a-Disari açilabilmek için, en basta ürettiklerimizi sorgulamaliyiz.
2b-Üretmeliyiz.
2c-Disariyi içimize alarak ürettiklerimizi onlara anlatmaliyiz.
2d-Ürettiklerimizle disari açilmaliyiz.
Sonuçta, Kibris'ta yapilmasi planlanan proje ne yazik ki gerçeklesemedi.. Belki güzel bir idealden öteye bir sey olmadigindan dolayi hayata geçirilemedi.
1991 yilinda Londra'da I. Kibrisli Türk Çagdas Sanat sergisi açildi. Kibris'tan sergi geldi. Ama baska hiçbir sey gelmedi. Bir de 'niye biz yokuz' kizginliklari ulasti.
Bütün isin maliyeti ise üzerime yikildi. Dar gelirli yasamimla borçlari kapamam çok zamanimi aldi. Sonra kizdim küstüm. 1996 yilinda Kutlu Adali'nin öldürülmesine kizginligim daha agir basinca tekrar Kibris'ta sergi açtim.
1998 yilinda I. Kültür ve Sanat Kurultayina InAF baskani kimligimle delege olarak katildigimda Kibris için baska bir proje ile gelmistim. 2000 yili Kibris'ta nasil kutlanmali? baslikli bir proje, kurultayin birinci günü sunulmustu. Son günü de 'I. Performans' gerçeklesti.
Sunulan projenin özü geregi asagidaki ilan AVRUPA gazetesinde, bedeli ödenerek yayinlanmisti. Söz konusu olan ilanda su satirlara yer veriliyordu.
------------------------------------------------------------------
SANAT (üzerine çapraz konulup insan yazilmis) EYLEMI
DUYURU
6 Mart 1998 tarihinde
Atatürk Kültür Merkezi salonunda bulunanlar önünde.
SÜMER EREK
20 yillik sanat yasamina
SON vermistir.
Kalbinin atisini sesine aktaramamanin acisi ile ölen 'sanatçi'
ASKIN yoluna gitmistir.
VASIYETNAME
Sümer Erek olarak sanati bir yasam biçimi olarak tanimliyordum. Yanilmisim. Yasam bana sunu gösterdi. ONURLU BIR YASAM EYLEMI EN YÜCE SANATTIR. Bu baglamda 20 yillik 'sanat' üretimini insani bir eylem olarak tanimliyorum. Bu süre içerisinde üretilen, düsünce, proje, ses ve görüntü kaydi ve eserleri hiç bir meta iliskisi sürecine sokulmamasini temenni ediyorum. Tüm geride biraktiklarim, özgürce insani iliskiler içerisinde kullanilabilmesi ASKIN yolculugundaki serüvenimi aydinlatacaktir.
---------------------------------------------------------------
Ilanin yayinlanmasinin ardindan yepyeni bir sanatsal üretim sürecine baslanmis oldu. Sanatsal üretim sürecinde bir sifir noktasi yaratildi. Bu deneyim Çig Toprak Projesi kapsaminda Manifesta 6 süreci içerisinde kavramsal ve felsefik olarak yeniden gündeme getirildi. Toprak kimligi bu yeni çalismada askin yolcusunu bir yönüyle tanimlar oldu.
Adayi terk ettikten sonra, 'kisisel' sergilerin yanisira, 1991 ve 1998 yillarindaki toplumsal proje çalismalari disinda, tekrar sanat çalismalarimi Kibrista sunmam, veya üretmek için dogdugum ülkeye gelmem 2005 yilina rastlar. O da sizin de bildiginiz/bilmediginiz bir dizi çalisma, sanat müdahalesi, veya ÇILGINLIK.
Kibris'ta baslattiginiz ve sanirim devamli olarak gelisip süren "Çig Toprak" baslikli bir isiniz var. Biraz bu projeden bahsedebilir miyiz ?
Çig Toprak projesi 2005'te, Kibris'ta, Zeytinlik köyünde bir mekan düzenlemesi olarak basladi. Olusum sürecindeki gelisimi, kapsami ve yöntemi ile çok düzlemli disiplinler arasi, katilimci bir sanat çalismasina dönüstü.
Kavramsal sorgulamalarin yani sira, Çig Toprak projesi, 23 Eylül - 17 Aralik 2006 tarihlerinde Lefkosa'nin ev sahipligi yapacagi Avrupa Çagdas Sanat Bienali Manifesta 6 için de bir ön hazirlik, hedefini bünyesinde barindiriyordu.
Sanatin hayattan ayri tutulamayacagi gerçegini, bütünselligi içinde barindiran proje süreci, etkiye ve/ya etkilenmeye açik bir yapida kurgulandi. Her asamasinda toplumsal yönleri daha da zenginlestirilmis, sanatsal önceligi toplumsal gerçeklilikle paralel olarak sürdürülmesi hedeflendi.
Proje, isaret ettikleri ile özünde sosyo-politik, yerel/evrensel, kisisel/toplumsal süregen bir sanat üretim süreci olarak tasarlandi. Felsefi baglamda; diyalektik/tinsel, disiplinler arasi, somut ve soyut katmanlariyla sadece söylem olarak degil is olarak da farkli okumalara açik bir dil ve ifade zenginligi tasimayi amaçladi.
Etik degerler içerisinde ve doganin sayginligi temelinde; toprak, ates, su ve hava (nefes) elementlerinden hareketle olusturulan 'Çig Toprak', insani, maddi ve manevi yapisiyla, bedensel ve ruhsal bütünsellik dengesinde ele almaya çalisti. Izleyicisini üretim sürecine dahil edebilecek, alilmayicisinin sagladigi katkilar ile degisime ve/ya dönüsüme açik bir yapi hedeflendi. Tam da bu katkilarla, farkli disiplinlerden faydalanilarak kurgulanmis olmasi sayesinde -sadece- süreç olarak da/bile çok yönlü bir vurguya sahip bir çalima olusturuldu.
Projenin tüm asamalarinda bireysel ve toplumsal olanin, yerel ve uluslararasi olanla birlestirilmesine çalisilirken bilinçli ve/ya içgüdüsel ama özünde olusumun dogal gelisime engel konulmadi. Mantikli ve mantiksiz, karmasik ve rasyonel, tinsel ve psikolojik, bazen de akillica ve akildisi yöntemler izlendi. Projenin diger temel kaygisi ise; hiçbir seyden sakinmadan, çekinmeden ve korkmadan, hiçbir yere demir atmadan bagimsiz ve özgür, yola devam etmekti. Süreci sekteye ugratan durumlar karsisinda yeni sanatsal ifadeler bulundu. Tam da bu zorunluluk sayesinde zaman zaman isin bütününe imgesel ve yöntemsel katkilar saglandi.
Projenin dogum yeri olan Kibris, gerek fikir asamasinda gerekse süreci içinde 'Çig Toprak'in yapisal, düsünsel, felsefik ve elbette sanatsal kimliginin ana damarlarini olusturmustur. Bütün bir süreç sorgulandiginda Kibris, sadece cografik mekan ve insani zaman olarak degil, tüm bileskenlerin siyasi ve kültürel olusumu da projeyi hem etkilemis hem de bu süreçten etkilenmistir. Bu nedenle, tam da bu özelliginden hareketle 'Çig Toprak' özünde, ruhunda ve temelinde yerelligin ötesinde bir çalismaya dönüstü. Lefkosanin ev sahipligindeki, Avrupa Çagdas Sanat Bienali iptal edilmis olmasina ragmen Manifesta 6 süreci ve deneyiminin proje üzerindeki etkisi büyük oldu.
Manifesta 6 nin ertelenmesi, Çig Toprak projesinin gündemine Kayip Okul Notlari çalismasini getirdi. Ilk önce Liverpool bienalinde gündeme getirilen 'Kayip Okul Notlari' afis çalismasi ardindan, Manifesta 6 etkinliginin baslamasi gereken günde, Lekosda'da bir sokak afisleme sanat çalismasina dönüstürüldü. 23 Eylül sabahi, M6 iptal edildi - sanata devam denilerek birçok sanatçi ve sanatseverin katilimi ile etkinlik gerçeklestirildi..
Bugün Manifesta 6 deneyimi baglamindaki Çig Toprak Projesi sürecinde gündeme getirilen birtakim sanat ürünlerinin sorgulanmasina ve gelistirilmesine devam edilmektedir.
Söylesimizi kabul edip yanitladiginiz için çok tesekkür ederiz . Bundan sonraki çalismalarinizda ve Kibris'ta gerçeklestirmek istediginiz projelerinizde basarilar dileriz.
Öncelikle söylesi için ben de tesekkür ederim. Elbette günümüz teknolojisi, degisen kosullar, ayri yerlerde olusumuz, duyarliklarimizin gündemleri, ayrica benim kendi gündemim de eklenince, sizin sorulari sordugunuz zamanla benim yanitlarini siralayabildigim zaman uzun bir arayla ayrildi. Sorulariniz ve onlarin yanitlarindaki çagrisimlarla yasamimi sanki basa sarip yeniden izledim.
Sizlere vermis oldugum söz-ü yerine getirmek çabasiyla sorularinizi yanitlarken röportaj olmayan bir baska metnin ortaya çiktigini görüyorum. Ülkeme olan büyük sevgime ragmen, birçok düzlemde yabancisi oldugumu gördügüm ve hissettigim Kibris cografyasini yeniden yurdum, topragim yapamadiktan sonra yapacaklarimin hepsi disaridan bir müdahale tasiyacak gibi. Bu baglamda Kibrista baslattigim müdahaleci bir sanat üslubu bana simdi daha anlamli geliyor.
Özellikle Çig Toprak Projesi ve Manifesta 6 deneyimlerinden sonra, Kibris'taki genel üretimin/tüketimin kosullarinin sekillendirdigi toplumdaki degerlerin konumu sanatsal üretim açisindan önemli bir paradoks olusturmaktadir.
Bilinç ve bedenin dengesinde, zengin insan olabilmek, askla çarpan yürek temelinde, güzelligin ruhunu soluyabilmek, yasamda ve sanatta belirleyicidir. Insani yürek çarpmiyorsa sanat yapmissin yapmamissin ne ifade eder. Askin sanati ve yasami dört kulakla algilanir. Benim dünyamda, yasam-sanat, yüregin askla dolup bosalan kulakçiklari ile duyumsanir.
Beden/Bilinç/Ruh birlikteliginde, küresel ve evrensel bir bütünsellikte varliginizin devamini dilerim, Tesekkürler.