%@LANGUAGE="VBSCRIPT" CODEPAGE="CP_ACP"%>
26 Nisan tarihi Kuzey Kıbrıs gündeminde önemli bir tarihtir. 26 Nisan 2004 tarihi Avrupa Birliğinin, Kuzey Kıbrısta uygulanan ekonomik, siyasi ve kültürel izolasyonları kaldırma sözü verdiği gündür. Üç yıl sonra bugün, hala bu sözün yerine getirilmesi beklenirken, Kıbrısta yayınlanan Europa-Kıbrıs gazetesi geçtiğimiz gün ABnin resmi taahhütlerini yerine getirmemesini, Eğer getirseydi, ne olurdu? sorusunu sorarak, bu değişikliğin çeşitli ekonomik, siyasi, toplumsal ve kültürel olaylar üzerinde yapabileceği dönüşümleri kurgusal olarak irdeledi. Yani toplumsal bir trajediye mizah katarak, konuyu farklı bir açıdan tekrar gündeme getirdi.
Gazetenin sanat sayfasında Toprakla yapılan bir söyleşide, Londradaki Britanya Müzesinin, Kuzey Kıbrısın yakın tarihine ait arkeolojik bir eseri (Ledranın Portresi) almak istediğini açıkladı. Toprak, Kıbrıslı bir sanatçının yarattığı kurgusal bir karakterdir. AB sözlerini tutsaydı ne olurdu sorusuna o da sanatsal bir açıdan yaklaştı. Gerçek kimliği yerine, üzerinde doğduğu ve şekil aldığı coğrafya ve kültürü, kısaca Toprak kimliğinde cisimleştirdi.
Merkezi olarak Londrada yaşayan ve çalışan sanatçı, bu kurgusal karakterin yarattığı senaryoyu, bir grup sanatçı ve katılımcının da katkısıyla kolektif bir işbirliği içinde yaşama geçirmek amacıyla Britanya Müzesine gitti. Burada, Ledranın Portresinin fotoğraflarıyla bir dizi performans ve mekana-özgü sanat çalışmaları yapıldı. Britanya Müzesinin Kıbrıs adasına ait arkeolojik eserlerin bulunduğu salonda ve müzenin iç avlusunda yapılan sanat etkinliklerinde, Ledranın Portresine koleksiyon salonlarında uygun bir yer bulundu, müze müdürüyle konuşmak için girişimler yapıldı.
Ledranın Portresini taşıyan sanat performansı katılımcıları tek tek üç kızkardeşin hikayesini kameralara ve müze ziyaretçilerine anlattılar. Kurgusal bir kişilik olan Toprak, Kıbrısın bölünmesiyle adanın Kuzey ve Güneyinde ayrı yaşamak zorunda kalan bir ailenin üç kızından biridir. Kızkardeşlerden kuzeyde yaşayanın tasviri olan Ledranın Portresi, ne güneyde ne de kuzeyde yaşayamayan kardeşlerden diğeri tarafından Britanya Müzesine getirilerek, Kıbrıs topraklarına ait diğer eserlerin yanına, koleksiyona eklenir.
Britanya Müzesi gibi tarihin dondurulup, sergilendiği bir ortama
yapılan sanatsal müdehaleyle, müzelere özgü geleneksel ritülleri içinde
gelişen hareketlere olduğu gibi, bu kurumun dışında,
gerçekte onu belirleyen maddi gerçeğe de aykırı bir pozisyon
alınıyor. Britanya müzesi, çeşitli medeniyetlere
ayrılmış özel salonlarıyla, bir mikro-kosmostur.
Binanın dışında, yani gerçek yaşamda varolan (Her ne
kadar olmadığı söylensede) medeniyetler arası
hiyerarşinin bu salonlarda hisssedilmemesi, arkeolojik müzenin bu
dondurulmuş tarihselliğinden kaynaklanır. Zaman uzamı,
eşitlemiştir tüm bu medeniyetleri. Bu yönüyle politik, ama güncel
siyasetten uzak bir mesafede, güvenli bir yerdir Britanya Müzesi. Kıbrıs
koleksiyonu da böyle bir platformda, Antik Yunanistan ve Anadolu
uygarlıkları koleksiyonlarıyla aynı katta, ama ayrı
salonlarda sergilenmektedir. Yakın tarihe ait, Ledranın Portresi
gibi çağdaş bir eserin bu salonlara alınması, müzenin bu
yapısına bir müdehaledir. Çağdaş bir yapıtı henüz
daha tarih olmadan dondurmaya çalışmaktır.
Ledranın Portresi, bu salonlardaki diğer yüzlerce eser gibi, kil
üzerine yine toprak boyalarla yaşam bulmuştur. Bu portreyi diğer
eserlerden ayıran asıl özelliği ise, aralarındaki zaman
aralığından çok, siyasi
aykırılığıdır. Yani sadece çağdaş, bu
bağlamda da sorgulanması bitirilmemiş bir eser olmakla
kalmayıp, kabul edilmiş bir tarihin parçası da değildir.
Tam da bu nedenle böyle bir müzeye aykırıdır, Ledranın
Portresi.
Bu müzedeki bir çok eser gibi Ledranın Portresi de, anonim bir
sanatçı ya da sanatçılara aittir. Toprağından
çıkarılıp, başka bir coğrafyadaki müze
salonlarında sergilendiği anda artık birey olarak sanatçı,
içinde yaşam bulduğu toplum ve kültürün içinde erimiş,
yaratısı da kendi adıyla değil, içinden
çıktığı toprak ve kültürle anılır olmuştur.
Bu perspektiften, Britanya Müzesinde Kıbrıslı
sanatçıların yaptığı bu sanatsal etkinlikler, tarihe
nostaljik bir tutkuyla yaklaşan bir grup sanatçının,
anakronistik pratiğinden kesitler verme çabası değildir.
Tersine, bugünden tarihi değiştirmeye çalışan
politikacılara, sanatın diliyle bunun
olanaksızlığını anlatmaktır.
Düşüncelerini, geleceğe ait projelerini genellikle metafor ve sembollerle anlatmayı seçen politikacılar, kesin tanımlamalardan kurtulmak amacıyla bu mecazi dili sanattan ödünç alırlar. Britanya müzesinde yapılan sanat projesinde, bir anlamda semboller ve metaforlar sanata geri çağrılırken, yerine getirilmemiş sözler üzerindeki örtüler atılmak, onların mahremiyeti gözler önüne serilmek istenmiştir. Siyasal ortamda gerçekleştirilmek istenen, ancak bir türlü yaşam bulmayan toplumsal dönüşümlerin, bazen kurgusal bile olsa, sanatsal gerçekten daha uzak olduğunu hatırlatmak isteyen sanatçılar, düşlerde canlı tutulan hedeflerin, maddi olarak yıkılmış bir gerçekten daha yakın olduğunu vurgulamaktadırlar bize.